Google
« Önceki |

16/10/2009

Zaten benim rızkımmış..

Gencin birisi Kâbe’de hep,
''Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım, ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah’ım, sana hamdü sena ederim'' diye dua eder.
Bu durum herkesin dikkatini çeker.
Birisi,
-Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka bir şey bilmiyor musun? der.
O da anlatır:

7-8 sene önce yine Kâbe’de iken içi altın dolu bir torba buldum.
Tam 1000 altın vardı.
İçimden bir ses
-Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın diyordu.
Hayır dedim kendi kendime, bu benim değil, başkasının malı, kullanmam haram olur dedim.
Bu sırada birisi,
-şöyle bir torba bulan var mı? diye bağırıyordu.
Çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye sordum.
Torbayı tarif etti ve içinde 1000 altın vardı dedi.
Al öyleyse torbanı diyerek verdim.
Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi.

Pazara gittim.
Temiz yüzlü genç bir esiri [köleyi] överek satıyorlardı.
Gencin temizliği dikkatimi çekti.
Yanlarına gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim.
30 altın dediler.
Adamdan aldığım 30 altını verip genci satın aldım.
Bir iki yıl geçti.
Genç çok çalışkan, çok edepli idi.
Onu aldığıma çok memnun olmuştum.
Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu.
Genç bana dedi ki,
-Efendim, ben Fas emirinin oğluyum.
Bu gelenler babamın adamları.
Beni buldular.
Senden beni satın almak isterler.
Sen iyi bir insansın, onlara 30 bin altından aşağıya satma dedi.

O kişiler yanıma geldi, bu esiri bize satar mısın dediler.
Satarım dedim.
60 altın verelim dediler.
Olmaz dedim.
İyi ama sen bunu 30 altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz dediler.
Öyleyse gidin pazardan alın dedim.
Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar.
30 binden aşağı olmaz dedim.
Çaresiz kabul ettiler.
Altınları verip, genci alıp gittiler.
Ben o 30 bin altınla, işyerleri açtım, ticaret yaptım, daha çok zengin oldum.
Bir gün bana arkadaşlar, çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var.
Babası yeni vefat etti.
Onunla seni evlendirelim dediler.
Ben de olur dedim.
Nikah kıyıldı.
Deve yükleri çeyizini getirdiler.
Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti, kıza, bu nedir dedim.
İçinde 970 altın var, babam Kâbe’de bunu kaybetmiş, bulan gence 30 unu vermiş.
Kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi.

Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş, vermese idim haram yoldan gelecekti, şimdi helal yoldan yine bana geldi.

Öyle ise, haramı ateş bilip ona uzanmamalı, günah kazanmamalı.

10/10/2009

Şeytan Sizi Ne Etsin?

Yahudinin biri, Efendimiz(s.a.v.) hazretlerinin huzuruna geldi. Ve Efendimiz(s.a.v.) hazretlerine;

-“Ey Muhammed! Huzuru kalble ve şeytanın vesveselerinden uzak bir şekilde ibadet ediyoruz! Ama senin ashabından kendilerine vesveselerin geldiğini işitiyoruz!” dedi. Bunun üzerine Efendimiz(s.a.v.)hazretleri(yanında bulunan) Ebu Bekir(r.a.) hazretlerine;

 

            -“Sen buna cevap ver!” buyurdu.

 

            Bunun üzerine Hazret-i Ebu Bekir(r.A.) buyurdu:

 

            -“Ey Yahudi! İki ev var! O evlerden biri, altın, gümüş, inci, yakut, değerli kumaşlar ile dolu….

            Diğer evde, bu zikredilenlerden hiçbir şey yok. Bomboş ve harap bir evdir.(Söyle bakayım) hırsız bu değerli para ve eşya ile dolu eve mi girer; yoksa boş olan eve mi?” Yahudi:

 

            -“Tabi ki hırsızlar, değerli eşya ile dolu ve para bulunan eve girerler” Bunun üzerine Hazret-i Ebu Bekir(r.A.) buyurdu:

 

            -“İşte bizim(Müslümanların) kalbleri!

1.      Tevhid,

2.      Marifet,

3.      Takva,

4.      İhlas,

5.      İyi niyet,

6.      Ve benzeri faziletlerle doludur.

Sizin kalbleriniz ise bu güzellik ve faziletlerden bomboştur. İşte bundan dolayı “Hannas” olan şeytan sizin kalblerinize yönelmez.(Şeytan sizi ne etsin?) dedi.

 

Bunun üzerine Yahudi hemen Müslüman oldu…

 

Kaynak : Ruhu’l Beyan Tefsiri 15 cilt Sayfa 423

5/10/2009

SABIR HAKKINDAN GÜZEL BİR HİKAYE (DELİ HÜSEYİN)

Molla Hüseyin'in hikâyesi çok meşhurdur. Hüseyin isminde bir delikanlı evlenir. Düğününde Kur'an, ilâhi ve mevlidler okuyan, vaaz ve nasihatlerde bulunan hoca efendilerin hâli pek hoşuna gider. Ve Hüseyin de o hocalar gibi olmaya karar verir. İki üç aylık evli iken düşer gurbetin yollarına, ilim öğrenmeye... Biraz da deli dolu birisidir Hüseyin. Hatta köyünde lakabı da Deli Hüseyin'dir. Tam 21 sene köyüne hiç dönmeden ilim okur, hoca olur. Sonunda köyüne gitmek üzere yola çıkar. Yolunun üzerindeki köylere şehirlere uğraya uğraya köyüne doğru yol alır. Bir köyde misafir kaldığında yaşlı güngörmüş bir ihtiyar, köy odasında ona bir sual sorar.
"Sana bir soru soracağım evladım, bakalım bilebilecek misin? Söyle bakalım bana ilmin başı nedir?" der. Deli Hüseyin:
"Besmeledir."
"Bilemedin."
"Fatiha'dır."
"Bilemedin."
"Nasara Yensuru'dur."
"Bilemedin."
"Öyleyse sen söyle, nedir?"
"Yok öyle! o kadar ucuz olmaz. Söyleyemem. Eğer altı ay benim hizmetimde çalışırsan, sana o zaman söylerim."
"Kabul, çalışırım. Yeter ki, sen bana bunu öğret."
Köyün güngörmüş ihtiyarı ile Deli Hüseyin arasında bu konuşma geçmiş. Ve Deli Hüseyin, adamın hizmetinde altı ay kalmış. Müddet dolunca Deli Hüseyin:
"Eee, amca! De bakalım bana artık, İlmin başı nedir?"
Köylü:
"Oğlum, ilmin başı SABIRDIR."
Deli Hüseyin:
"Be adam! Sen beni bu bir kelime için mi bu kadar çalıştırdın. Ben de bilmediğim bir şeyi öğreneceğim diye bekliyordum. Ben sabrı bilmiyor muyum? İstersen sana sabır hakkında saatlerce vaaz edebilirim. Bana bu yapılır mı, senin hiç insafın yok mu?"
Köylü:
"Kızma evladım. Sen sabrın ilmini bilebilirsin, saatlerce vaaz da edebilirsin. Fakat sen sabretmesini bilmiyorsun. Sana bakar bakmaz anladım. Sabrı bilmek ayrı, sabretmek ayrı şey. Sana burada ben sabretmesini öğrettim. Altı ay bekleterek sabretmeyi öğrenmiş oldun. Var git şimdi, yolun açık olsun. Acele karar verme. Sabret sonra karar ver." demiş ve Deli Hüseyin'i yolcu etmiş.

Deli Hüseyin yoluna devam eder. Köyüne akşamın alaca karanlığında varır. Evine yaklaşınca bakar ki, bir delikanlı evine giriyor. İçine bir kurt düşer. Acaba hanım bir başkası ile mi evlendi?... Acaba?... Acaba?... der durur. "Vururum, billahi vururum, eğer hanımım beni aldattı ise." diye söylenirken ihtiyarın sözleri aklına gelir...
Ne demişti ihtiyar:
"Sen sabretmesini bilmiyorsun."
Acele etme Hüseyin. Acele etme, sabret. Hem Resûlullah Efendimiz:
"Siz seferden döndüğünüz zaman ehlinizin yanına gece girmeyiniz, sabahı bekleyiniz." dememiş miydi? Hele sabah ola hayrola... der. Geceyi köy odasında misafir olarak geçirir. Sabah namazını camide cemaatle kılar. Odaya gelir. Köyün ihtiyarlarına:
"Bu köyde Deli Hüseyin diye birini tanıyor musunuz?" diye sorar. Köylüler:
"Tanımaz mıyız, elbette tanırız. Sabah namazında bize namazı kıldıran genç, onun oğlu idi. O doğmadan babası ilim tahsiline gitti ve bir daha dönmedi." derler. Deli Hüseyin sabrın ve Peygamberimizin tavsiyesine uymanın güzelliğini bir defa daha anlar ve ALLAH'a şükreder.
"Ya bir delilik yapsaydım da akşam evime giren adamı ve hanımımı öldürseydim, hâlim ne olurdu?" diye düşünür. Ve sonra da köylülere kendini tanıtarak evine gider.

26/3/2009

BİR EVİN HİKAYESİ

 

Eski Yemen hükümdarlarından Tübba, 400 kadar bilginle Medine’ye gelmişti. “Tübba” o zaman Yemen hükümdarlarının ortak adıydı. Bu Tübba’ın asıl ismi Tübban Es’ad Ebu Kerib imiş. Yanındaki bilginler Medine’ye yerleşmeye karar vermişler. Tübba sebebini sorunca ona demişler ki: “ Kitaplarımızda Muhammed(S.A.V.) isminde bir peygamberin ortaya  çıkacağını ve şehre yerleşeceğini görüyoruz. Bu sebeple buraya yerleşiyoruz ki, belki onunla buluşuruz.” Bunu duyan Tübba onlara oturacakları birer ev yaptırmış, onları evlendirmiş ve yanlarına bolca mal bırakmış.

 

Hadis ve tarih alimi İbn Asakir’in verdiği bilgiye göre şöyle bir de mektup yazmış: “Ey Muhammed! Ben sana ve Allah’ın sana indirdiği kitaba inandım. Eğer sana erişemezsem kıyamette bana şefaat eyle, beni unutma. Ben senin ümmetindenim, senin ve baban İbrahim’in dini üzerindeyim.” Bir de şöyle mısralar eklemiş: “Ben Ahmed’in Allah’ın elçisi olduğuna şeksiz şüphesiz inandım. Ömrüm yetişseydi onun zamanına, ona vezir olurdum.”

 

Tübba mektubunu altınla mühürleyerek, alimlerin büyüğüne teslim etmiş. Ayrıca Peygamber Aleyhisselam’ın  Medine’ye gelişinde oturması için özel bir ev yaptırmış. Bu hadise Rasul-i Ekrem’in doğumundan yedi yüz yıl(veya bin yıl) önce yaşanmıştı. Bu mektup nesilden nesile saklanarak, hicret günlerine kadar gelmişti. Yapılan ev de, sonunda o alimin neslinden gelen Ebu Eyyub(R.A) hazretlerine intikal etmiş ve Resulullah’ın misafirhanesi olmuştu.

 

Allah Rasulü(S.A.V)’in Mekke’den yola çıktığı duyulunca, Medine’de Tübba’ın mektubunu saklayanlar, Ebu Leyla isimli güvenilir biriyle onu kendisine göndermişler. Rasulullah(S.A.V) yolda adamı görünce : “Sen Ebu Leyla’sın değil mi? Sende Tübba’ın mektubu var!” demiş. Adam, şaşkınca düşünceye dalmış ve : “Sen kimsin? Yüzünde sihirbazlık alameti de görmüyorum.” Deyince Rasulullah Aleyhisselam: “Ben Muhammed’im, mektubu bana ver.” demiş.

 

Açılan mektubu yol arkadaşı Hazreti Ebubekir(R.A) okuyuverince, Rasul-i Ekrem üç defa: “Merhaba salih kardeş Tübba!” buyurmuşlar, Ebu Leyla’dan da Medine’ye dönmesini istemişler. Ebu Leyla’dan Rasulullah’ın geliş müjdesini alan Medine halkı ona bahşişler vermiş. Allah Rasulü(S.A.V.) “Tubba’a kötü söz söylemeyin, çünkü o Müslüman olmuştu.” buyurmuşlardır.

 

Alıntı Yapılan Kaynak : Semerkand Dergisi Sayı 117 Eylül 2008 – Sahife 17

 

(Kaynaklar : İbn Asakir: Tarıhu Medineti Dimaşk(Beyrut, 1995), 11/12-14; es-Semhudi: Vefaü’l-Vefa(Beyrut, 1984), 1/88-189; el-Ayni: Umdetü’l Kari(Beyrut, 1998), 3/430-31; İbn Kuteybe: el Maarif(Mısır, 1992), s.681.)

4/3/2009

HESAP VERME

     
Ömer (r.a.) hazretleri, şehid olmasından on iki sene sonra rüya’da görüldü. Etrafını meshediyor ve şöyle diyordu:

Şu ana kadar hesap görüyordum. Kırık bir köprünün üzerinde suya düşen bir keçi yavrusundan dolayı yazılan hesabı görüyordum ve münakaşa olunuyordum. Lakin Allahü Teala hazretleri, beni, bir sabi çocuktan satın alıp serbest bıraktığım bir serçe kuşundan dolayı bağışladı… Ruhu’l Beyan Türcümesi cilt 15 Sahife 757

********************************************************
Asli vazifelerimizi yapmadığımız halde hesap nasıl olur, acaba imanımızı kurtarabilir miyiz? Yukarıda anlatılan İslamın dört halifesinden biri. Demekki hiç bir ameli küçük görmememiz gerekir. Bağışlanma ve Cennet sadece amellerle değil, bahanelerle de oluyormuş.

3/3/2009

HESAP VERMEK

           

            Bir baba oğluna buyurdu:

            -“Oğlum! Bu gün insanlarla ne konuşur ve insanlardan ne işitirsen; ya da kimin hangi amelini görür, sen ne yapar, hangi şeyle meşgul olursan; bütün davranışlarını, işlerini, sözlerini ve düşüncelerini akşamleyin gel bana söyle!” dedi.

 

            Oğlu akşam namazına kadar o günkü bütün konuşma, hal, hareket, davranışlarını ve bütün amellerini ve halktan görüp işittiklerini babasına bir bir anlattı.

 

            Babası oğluna:

            -“İşte böyle oğlum! Bundan itibaren her gün söylediklerini, yaptıklarını, gördüklerini, işittiklerini ve bütün amellerini; akşamleyin gel bana anlat!” dedi.

 

            Birkaç gün böyle devam edince; bir gün oğul, babasına;

            -“Ey babacığım! Benden her ne iş istersen iste, bana asla zor ve meşakkat vermez! O işleri zahmet ve meşakkatle de olsa çeker, yaparım. Ama günlük yaptıklarımı gelip; sana anlatmamı sakın bir daha bana emretme! Yani böylece her gün yaptıklarımı, söylediklerimi ve işitip gördüklerimi benden sana anlatmamı isteme! Evet bunlar kolay işlerdir. Ama sen benden zor, zahmetli ve meşakkatli işler iste onları yapayım! Bu huyunu terk et” dedi.

 

            Bunun üzerine baba:

           

            -“Ey oğlum! Ben senden bu işi sana; aklını kullanman için verdim. Aklına başına devşir! Akıllı ol! Yarın Allahü Teala hazretlerine hesap vereceğinden gafil olma!

 

            Sen bir günlük yaptılarını, söylediklerini, görüp işittiklerinin hesabını, babana vermeye güç yetiremiyorsun; bütün bir ömrün hesabını, Allahü Teala hazretlerine nasıl vereceksin? Bir kere tefekkür et! İyice düşün ona göre işini tut!” dedi.

                                                                                                                                                                                              Ruhu’l Beyan Türcümesi cilt 15 Sahife 208

           

***************************************************************************                   

 

Geçen gün, hafta, ay, yıl ve ömrümüzü nasıl geçirdiğimizin muhasebesini yapabiliyor muyuz? Yoksa geçmişi unutuyor muyuz? Fakat bizler unutsak ölünceye kadar amel defterini sağımızdaki ve solumuzdaki melekler yazıyor.

16/2/2009

İNŞAALLAH

Kalender meşrepli bir zat;

 

-“Yarın yağmur olursa; değirmene gideceğim; eğer hava iyi olursa çifte gideceğim!” dedi. Hanımı kendisine;

-“İnşaalllah!” de,” dedi. O:

-“Kafasız karı! Bunun inşallah-maşallahı mı? Var. Hava ya yağmurlu olur! Veya yağmurlu olmaz! Eğer yağmurlu olursa değirmene giderim; yağmursuz olursa çifte giderim!” Hanımı:

-“Olsun yine de sen inşallah de! Üçüncü bir şey de olabilir!” adam hanımına bağırdı çağırdı;

-“Bunun üçüncü hali olur mu?” diye kızdı.

Sabah’ın ilk şafaklarında evinin kapısı hızlı hızlı çalındı. Kapıyı açtı. Kapıda iki atlı! Atlılar;

-“Falanca köyün yolu nerede” diye sordu. Adam tarif etti. Atlılar kızdılar. Adama bir kamçı indirdiler.

-“Düş önümüze!” dediler.

Onu götürüp, ta yatsı vaktine kadar köy-köy gezdirdiler….Yatsı vaktinden sonra adam evine geldi. Evin kapısını çaldı; hanımı sordu:

-“Kim o?” adam:

-“İnşallah benim!... Aç hanım aç! İnşallah benim! İnşallah…. İnşallah….” Diye mırıldanıyordu.

 Ruhu’l Beyan Tercümesi Cilt 15 Sh.674.

 

**********************************************************************************

 

Bu hikayeden şunu anlamamız gerekir. Kulların işlerinin hepsi Allahü Teala hazretlerinin dilemesine bağlıdır. Allahü Teala hazretleri:

-“Fakat o alemlerin rabbi Allah dilemeyince, siz dilemezsiniz” Et-Tekvir Suresi Ayet 29

 

Peygamber Efendimiz bir Hadis-i Şeriflerinde:

-“Bir kişinin bütün sözlerinde “inşaallah” diyerek istisna yapması;(inşallah demek) onun imanının kemalindendendir….” Camiu’s-Sağir:2486

 

 

22/1/2009

KURBAĞANIN ZİKRİ

 

            Bir defasında, Davud Aleyhisselam:

            -“Bu gece Allahü Teala hazretlerini öyle tesbih edeceğim ki, mahlukatından hiçbir kimse; onu bu şekilde tesbih etmemiştir!” dedi.

 

            Bunun üzerine evinin(bahçesindeki) suyun içinde olan bir kurbağa kendisine seslendi:

 

            -“Ey Davud! Sen Allahü Teala hazretlerini çok tesbih etmekle övünüyor musun? Tam yetmiş senedir; Allahü Teala hazretlerini zikrediyorum. Allah’ın zikrinden dilim kurumadı. Ve bu on gecedir de şu iki kelimeyle meşgul olmaktan hiçbir şey yemedim ve içmedim.”  Davud Aleyhisselam:

 

            -“O iki kelime nedir?”  diye sordu. Kurbağa:

            Şunlardır dedi:

 

            -“Ey her bir lisan ile tesbih olunan! Ve her bir mekanda zikir olunan(Rabbim seni noksan sıfatlardan tesbih ve tenzih ederim)…”

 

            Bunun üzerine Davud Aleyhisselam kendi içinde;

            -“Ben bundan daha beliğ bir söz söyleyemem! Dedi.

 

                                                                                  Ruhu’l-Beyan Tefsiri Cilt 15 Sh.331

5/1/2009

NİMETİ İDRAK EDEBİLMEK

 

Hz. İsa(a.s.), bir ağacın altında dua eden birini görmüştü. Dikkatlice baktığında adamın kötürüm olduğunu anladı. İki gözü de görmüyordu. Vücudunda ise baras(alaca) hastalığı olduğu anlaşılıyordu. Fakat bütün bunlara rağmen ellerini kaldırmış mutluluktan uçacakmış gibi dua ediyordu: “Ey nice zenginlere vermediği nimet bana ikram eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun…”

 

            Hz. İsa(a.s) kötürüm adama yaklaştı: “Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de sıhhatli görünmüyor. Buna rağmen çoğu zenginlere verilmeyen nimetlerin sana verildiğini düşünmekte, bunun içinde büyük bir mutlulukla şükretmektesin. Hangi nimettir. Nice zenginlere verilmediği halde verilen?  Adam :

 

 “Efendi! Allah bana öyle bir kalp vermiş ki , O’nu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiş ki, o dille de O’na şükrediyorum, halbuki, dünyanın serveti elinde olan nice zenginler vardır ki kalbinde O’nu tanıma sevinci, dilinde de O’na şükretme mutluğu yoktur. Ama gel gör ki, ayakları topal, gözleri kör, bedeninde hastalıklar bulunan bu kötürüm adam Rabbi, bu nimeti fark etmeyi nasip eylemiş. İşte bunu düşününce tutamıyor da: “Nice zenginlere vermediği nimeti bana veren Rabbim sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!” diye teşekkürden kendimi alamıyorum.

 

            Hz. İsa(a.s) elinden tutar, gözlerinden öper:

 Peygamberin mübarek dudaklarının değdiği gözler mucize olarak anında açılır. Karşısındakinin İsa(a.s) olduğunu görünce heyecanlanan adam; “Sen, şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar bahşeden mucizelerin sahibi peygamber değil misin? der. “Belli olmuyor mu?” deyince;  Gözlerimden belli oluyor da ayaklarımdan henüz belli değil” der. Tebessüm eder. H.İsa(a.s) : “Sen hele bir ayağa kalmayım dene!” deyince silkinen kötürüm adam dimdik ayağa kalkar.

Ayakları üzerine dikilebildiğini anlayınca söylediği ilk sözü şu olur. “Ey Allah’ın Nebisi, sende ki bu mucizeler de ondan(Allah’dan) değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na bir şükredeyim” diyerek hemen yere iner, başını secdeye koyarak: “Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir dil nimetinin şükrünü etmekten acizken, şimdi gören bir çift gözle, yürüyen iki de ayak lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl şükretmem gerekir bu eşsiz nimetler karşısında?”  Kaynak : Fazilet Takvimi 11/04/2005

23/7/2008

YAKUP (A.S)’IN GÖZLERİ NİÇİN KAPANDI.

İslam tarihinden güzel bir misal.
   Küçük yaşta kaybettiği Yusuf(A.S) dan yıllar sonra haber getiren müjdeciye Yakup (A.S):
   “Yusuf’u hangi hal üzere bıraktın?” diye sordu. O da Yakup (A.S)’n bu sorusuna:
   “Mısır hazinelerinin Meliki olarak” cevabını verdi. Bunun üzerine Yakup (A.S):
   “Benim mülkçe bir arzumun olmadığını bilmiyor musunuz?” diye celallenince, Müjdeci:
   “Ceddi İbrahim(A.S)’ın dini TEVHİD üzere” deyince Yakup(A.S):
   “Nimet tamam oldu” diye sevincini açığa vurdu.
   Yusuf (A.S)’ın göndermiş olduğu gömleğini öperek gözlerine sürünce gözleri açıldı.
Daha sonra bir araya geldiklerinde Yusuf(A.S) babasına:
   “Ey babacığım! Gözlerini kaybedinceye kadar niçin bana ağladın? Kıyametin bizi bir araya getireceğini bilmez mi idin?” dedi. Bunun üzerine Yakup(A.S):
   “Evet biliyorum ama, dinin sender gider bu aramızda perde olur da ebediyen görüşemem, diye korktuğum için ağladım. Yoksa senin TEVHİD üzere olduğunu bilseydim bir damla bile göz yaşı dökmezdim.” dedi. Ruhul Beyan C.4 Sh.320, Tefsiri Kebir c.18 Sh.167, Eshab-ı Nüzül C.6 Sh.261


Yakup(A.S) tavrı ve hassasiyeti bizim için çok dikkat çekicidir. Çocuklarımızın dünyalıklarını düşünürken, ahiretlerini ihmal etmek en büyük cinayettir. Bu gün aramızdan ayrılan bir evladımızın dünyada bile hasretine dayanmak mümkün olmamaktadır. Her hangi bir bayram günü, bayram sofrasında yani en mesut ve neşeli zamanda bile hemen aramızda bulunmayanlar hatırlanır. Çocuğumuz yanımızda olmadan, en mesut zamanımıza bile keder bulaşır. Peki yarın ahirette kendisi Allah’ın Cennetine girip Cennet nimetleri içinde zevkü sefa sürerken çocuklarının kendilerinden ayrı Cehennem ateşinde yanmalarına hangi anne baba razı olabilir ve dayanabilir. O halde iş işten geçmeden bu hususta icap eden dikkati ve ihtimamı göstermeliyiz.”
Unutmayalım ki Hz.Ali(K.V)’nin  buyurduğu  gibi :
“Bugün çalışma var hesap yok, yarın hesap var, çalışma yok.”

GÜNÜN HADİS-İ ŞERİFİ

 

Arkadaşlarım

Blogcu ile yapıldı
www.ihya.org
Popüler Siteler PageRank
www.ihya.org
islami Siteler islamiHit.com Toplist100